GündemSon Dakikayazarlar

Devletin Gücü mü, Sermayenin Gücü mü?

Tarih boyunca toplumlar kendi ihtiyaçlarına göre farklı düzenler kurdu. Avrupa da Osmanlı da güçlü devletler inşa etti, ancak bu düzenlerin dayandığı temel anlayışlar birbirinden oldukça farklıydı.

Avrupa’da Orta Çağ boyunca toplumsal ve siyasal hayat büyük ölçüde dinî otoritenin etkisi altında şekillendi. Kilise yalnızca inanç dünyasını değil, siyaseti, hukuku ve günlük yaşamı da yönlendiren en önemli güçlerden biriydi. Ancak zaman durmadı. Haçlı Seferleri sonrasında Doğu ile kurulan ilişkiler Avrupa’nın ticaret ufkunu genişletti. Akdeniz ve Doğu ticaretinden elde edilen gelirler yeni bir ekonomik sınıfın ortaya çıkmasına zemin hazırladı.

Daha sonra Rönesans geldi. Ardından Reform hareketleri ve Aydınlanma çağı…

Bu süreçler Avrupa’nın düşünce dünyasını kökten değiştirdi. Din merkezli anlayışın yerini giderek hukuk, birey ve ekonomi merkezli bir düzen almaya başladı. Modern ulus devletlerin ortaya çıkışıyla birlikte insanların toplum içindeki konumları artık doğuştan gelen ayrıcalıklarla değil; eğitim, meslek ve ekonomik güçle ölçülmeye başlandı.

Osmanlı Devleti’nde ise durum farklıydı.

Osmanlı toplumsal düzeni devlet merkezli bir anlayış üzerine kurulmuştu. Toplum; seyfiye, ilmiye, kalemiye ve reaya gibi temel sınıflar üzerinden örgütlenmişti. Her sınıfın görevleri ve sorumlulukları devletin ihtiyaçlarına göre belirlenmişti.

İlmiye sınıfı dinî ve hukuki otoriteyi temsil ederken, seyfiye devletin askerî ve idarî gücünü oluşturuyordu. Kalemiye bürokrasiyi yürütüyor, reaya ise üretimin ve ekonomik hayatın temelini oluşturuyordu. Bunun yanında lonca teşkilatları da şehir ekonomisinin düzenlenmesinde önemli bir rol üstleniyordu.

Bu sistemin temel amacı bireysel rekabetten çok toplumsal dengeyi ve devlet otoritesini korumaktı.

Ancak dünya değişiyordu.

18’inci ve 19’uncu yüzyıllarda Avrupa’da sermaye birikimi hızlandı. Sanayi Devrimi üretim biçimlerini değiştirdi. Ticaret ağları genişledi ve ekonomik güç hiç olmadığı kadar önem kazandı.

Artık toplumların kaderini belirleyenler yalnızca krallar, din adamları veya askerî elitler değildi. Sermaye sahipleri de siyasal ve toplumsal süreçlerin en etkili aktörleri arasına girmeye başlamıştı.

Böylece sınıflar yalnızca görev ve sorumluluklarla değil, ekonomik kapasite ve sermaye ilişkileriyle de tanımlanır hale geldi.

Bugün yaşadığımız dünyanın temelleri aslında o dönemde atıldı.

Osmanlı’nın geleneksel düzeni ile Avrupa’nın modernleşme süreci arasındaki temel fark da burada ortaya çıkıyor. Osmanlı’da devlet ve gelenek belirleyici unsur olarak öne çıkarken, Avrupa’da zamanla sermaye, hukuk ve birey merkezli bir yapı güç kazandı.

Günümüz küresel düzenini anlamak isteyenler için bu tarihsel ayrım son derece önemlidir. Çünkü bugün dünya siyasetini, ekonomisini ve hatta uluslararası ilişkileri şekillendiren birçok unsurun kökeninde, yüzyıllar önce başlayan bu büyük dönüşüm yatmaktadır.

Belki de asıl soru şudur:

Toplumları ayakta tutan şey güçlü devletler midir, yoksa güçlü ekonomik yapılar mı?

Tarih bize her ikisinin de tek başına yeterli olmadığını gösteriyor.

Başa dön tuşu